Affetmek
Bu yazının nasıl meydana geldiğini anlatmadan önce gelin hep beraber "affetmenin" farklı dillerdeki sözlük tanımlarına bakalım. Tabi ki kelimelerin sözlük tanımları o kültürün o mefhumu tam manasıyla nasıl ele aldığını göstermez. Yine de biraz ipucu verebilir diye düşünüyorum.
Affetmek
Türkçe'de: Bağışlamak, hoşgörü ile karşılamak, mazur görmek
Kaynak: TDK.
İngilizce'de: Size zarar vermek, sizi rahatsız etmek ve üzmek için bir şey yapmış birine sinirli hissetmeyi bırakmak; kendinize sinirli hissetmeyi bırakmak
Kaynak: Oxford Learner's Dictionaries
İspanyolca'da: Bir insana, yaptığı hatadan dolayı duyduğu suçluluk duygusunu rahatlatmak için, sebepler ve kanıtlar sunmak
Kaynak: The Free Dictionary by Farlex
Fransızca'da: Yapılan bir hata için af bağışlamak, işitilen bir hakarete dair sinirlenmemek
Kaynak: Dictionaryfr.com
Almanca'da: Hataları, kabahatı ya da suçu unutmak ve özrü kabul ettiğin için artık bunlardan bahsetmeyi istememek
Kaynak: The Free Dictionary by Farlex
Bir kelimenin özüne inmek ve farklı dillerdeki karşılığına bakmak benim için de yeni bir pratik ve hoşuma gitti açıkçası. Görüldüğü üzere kültürden kültüre tanımı değişiklik gösteren kelimelerin insanlar için ne kadar farklılık göstereceğini hayal bile edemiyorum. Şimdi gelelim neden affetmenin peşine düştüm ben? meselesine.
Okumaya devam etmeden önce 1-2 dakika affetmenin senin için ne anlama geldiğini düşün.
Geçenlerde leş televizyon programlarından birinde denk geldi. Bir kadın onu dolandıran, yalan söyleyen, anladığım kadarıyla karaktersiz ve onursuz bir adam için "Ben onu affettim. Temiz bir sayfa açtık ve sonra çocuğumuz oldu ama hiçbir şey düzelmedi hatta daha kötü oldu" gibi bir cümle kurdu. Ben de bunun nasıl mümkün olabileceğini düşündüm. Bana samimiyetsiz ve imkansız geldi çünkü. Sonra kimseyi affetmediğimin farkına vardım affetmeye atadığım tanım sebebiyle. Bana göre affetmek o olayı hiç yaşamamış gibi devam edebilme hali idi. Bu tür bir affetmenin ise hiçbir kula bahşedilmemiş bir özellik olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden, tanımı bu olan bir affetmeden bahsediyorsak affetmek gerçekten de sadece Allah'a mahsustur. Sadece Allah bir kulunun hatasını görmezden gelebilir ve "hiç olmamış gibi" o kuluna muamele edebilir. Ben yapamam. Dolayısıyla affetmeyi yeniden tanımladım. Bunu bir hikaye ile anlatmak istiyorum.
Kadir bir okul tiyatrosunda baş rolde. Büyük gün gelip çatıyor ve perde açılıyor. Kadir'in kız arkadaş Esra da orada. Herkes heyecanlı ama Kadir Esra orada olduğu için daha heyecanlı. Oyun başlıyor her şey yolunda giderken Kadir sözleri unutuyor ve utancından kitleniyor. Bir süre öyle kalıyor. Sonradan sözleri hatırlayıp oyuna devam etse de bu moral bozukluğu oyunun geri kalanında çok kötü bir oyunculuk sergiliyor.
Şimdi Esra'nın bu durumda vereceği iki tepkiye bakalım.
Birinci Senaryo
Esra kulise geliyor ve Kadiri alkışlıyor, ne hata yaparsa yapsın kendisi için Kadir'in dünyadaki en iyi oyuncu olduğunu ve onunla gurur duyduğunu söylüyor. Kadir ve Esra mutlu bir şekilde kulisten ayrılıyor.
İkinci Senaryo
Esra kulise geliyor ve Kadir'i tüm arkadaşlarının önünde, Kadir'den utandığını ve birazcık aklı varsa bir daha bu işlere kalkışmaması gerektiğini ve hayatta zaten hiçbir şeyi beceremediğini söylüyor.
İkinci senaryodan hareketle Kadir'in Esrayı affetmesi benim tanımıma göre şu anlama geliyor; Esra'nın kendisini hayal kırıklığına uğrattığı gerçeği ile Kadir'in ilişkiye devam etmeyi kabul etmesi. Bu ilişkiyi bir gemi gibi düşünürsek, gemi darbe almasına rağmen Kadir gemiyi değiştirmiyor da bu gemi ve gemideki bu darbe ile yola devam etmeyi kabul ediyor gibi düşünebiliriz. Yani, affetmek Kadir'in gemide hiç hasar yokmuş sanrısına kapılması değil. Görmezden gelmek affetmek değildir kısacası. Affetmek olanı kabul edip buna rağmen hatayı işlemiş kişi ile ilişkini devam ettirmeyi kabul etmektir. Affetmek bir kabuldür kısacası. Kabul etmiyorsak, o darbe hiç alınmamış gibi yapmak hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Biz görmezden gelsek bile ruhumuz görmezden gelemeyecek ve o görmezden geldiğimiz gemideki hasar gemiyi batıracak belki de. Biz görmüyoruz diye hasar da yok değil ya!
Gelelim yazının ikinci kısmına...
Şimdi bu darbe mevzusu olunca ilişkileri ben de bir heykele benzettim. Her türlü ilişki bu arada, ebeveyn-çocuk, arkadaş-arkadaş, öğretmen-öğrenci, as-üst vb. Bir arkadaşım demişti zamanında, ilişki de masaya üç kişi oturur. Sen, sevdiğin ve ilişkiniz... İlişkiler vurduğumuz darbelerle şekillendirdiğimiz taştan birer heykel gibidir. Bir darbeyi vurduğumuz an geri dönüşü yoktur çünkü zamanı geri alacak kudretimiz yoktur. O darbeyi bir kere vurmuşuzdur. Herkes kendi ilişkilerin de heykeller inşa eder. Bazı heykeller birer başyapıt olurken bazıları ucubeler yaratır taşlardan. Mesela, evlilikleri yıllarca saygı ve sevgiyle geçen bir çiftin oluşturduğu heykel ile sürekli birbirlerine hakaret ederek, hatta evliliklerinde bazen fiziksel şiddetin bile söz konusu olduğu bir çiftin oluşturduğu heykel bir olur mu? Kadir'in birinci senaryodaki hali ile ikinci senaryodaki halinin aynı olmayacağı gibi...
Sonra bunları bir dostuma anlatırken o da bana Kintsukuroi (Altınla tamir) sanatını hatırlattı. Bu sanatta, kırılan tabaklar altınla yapıştırılıyor ve sonrasında size "iyi ki bu tabak kırılmış" dedirtecek kadar güzel bir hale geliyor. İnsanız o heykele mutlaka yaptığımız hatalarla nahoş darbeler bırakırız. Kimse hatadan münezzeh değil. Fakat, bu hataları kendimizi iyi anlamda dönüştürecek birer fırsata çevirirsek,o hata bizim daha güzel bir insan olmamıza vesile olursa o nahoş darbeyi altınla kapatabiliriz.
Muazzam heykeltıraşlar olarak geçirdiğimiz hayatlarımızın olması dileği ile
Selametle
Yorumlar
Yorum Gönder