Enerji Politikası
Uzun süredir aklımda olan blog yazım için bilgisayarın başına oturdum. Haydi Bismillah!
Başlık sizi yanıltmasın. Ülke
düzeyinde bir enerji politikası değil bu. "Bize hayat veren ya da bizden
hayat götüren her türlü enerjiyi nasıl düzenleriz?" ile ilgili bir yazı
olacak. Yaşadığım bu öğrenmenin hayatımı çok olumlu bir yönde etkilediğini söyleyerek başlayayım yazıya.
Şimdi size iki tane hikaye
anlatayım.
İlk hikayemizde kahramanımızın
adı Mehmet olsun.
Mehmet hafta içi her gün
yaptığı gibi o gün de saat 7'de kalkıp okul üniformalarını giydi. Haberlerde
şehitler vardı. Neyse, dedi. Ders 8’de başlıyordu o yüzden erkenden okulda
olmalıydı. Okula gitti ve sürünün diğer üyeleri gibi sıraya girdi. Müdür o gün
yine saçmalıyordu. Geldiği yere dini kullanarak geldiği belliydi çünkü attığı
manasız sabah nutuklarını bir şekilde dine bağlıyor, deyim yerindeyse şov
yapıyordu. Mehmet sabah ilk küfrünü içinden ettikten sonra derse girdi. Toplam
8 derse girmek zorundaydı. Coğrafya dersinde olaylar patladı. Öğretmeni ders
anlatmamak için bin bir türlü bahane yaratıyor ve anlatmıyordu da. Sonradan
edebiyat dersine gelen hocası, "hocanızın üstüne gitmeyin, dershanede çok
yoruluyor" deyince Mehmet ikinci küfrünü etti. O zaman hocası aldığı maaşı
hak ediyor muydu? Peki kendisi neydi? Üzerinden para kazanılan damızlık inek
mi? Neyse, dedi Mehmet. Daha fazla sövmek istemiyordu. Okul bitmişti. Eve
gitmek üzere yola koyuldu. Eve geldiğinde halası da oradaydı. Dedesinden kalan
arsa meselesi kaç yıldır kapanmamıştı ve o gün de bu konu masaya yatırılmıştı.
Arsa hakkında bitmek bilmeyen konuşmalar canını tak ettirdiyse de gidecek başka
bir yeri yoktu ve bu saçma meseleleri dinlemek zorundaydı. Neyse, dedi Mehmet.
Yemeğini yedi ve dershaneye gitti deneme çözmek için. Dershanelere para verilecekse
okullar neden var? diye içinden geçirirken kendini bir anda zamanında mirası
bölüştürmeyen ve kendisini bu konuşmalara maruz kalmak zorunda bırakan dedesine
kızarken buldu. Neyse, dedi. Dershaneye geldi. Yine iyi bir skor elde etmişti
etmiş olmasına da dershanede geçen polis sınavlarının birilerine verildiğini
duyunca keyfi yine kaçtı. Eve geldi. Akşam yemeğini bitirdikten sonra dersin
başına geçti. Geçti geçmesine de şehitler, müdür, coğrafyacı, halası, dedesi,
polis sınavının sorularını dağıtanlar aklının bir köşesinde dans ediyorlardı.
Derse odaklanamayan Mehmet, sonunda kendini uyumak üzere yatakta buldu. 2
saatlik bir debelenmeden sonra uyudu. Kendisini daha saçma bir güne uyandırmak
üzere uyudu Mehmet.
İkinci hikayemizin kahramanı Agustin.
Agustin sabah kalktı. Kahvaltı niyetine biraz kurabiye yiyip
yanında bir kahve içti. Hemen hazırlanıp okula gitmek üzere dışarı çıktı. Okula
giden yol kocaman yemyeşil bir parktan geçiyordu. Evet parktan geçiyordu yolu,
Mehmet’i “vay anasını burada belediye yeşilden kırpıp rant etmeye çalışmıyor mu
lan?” dedirtecek kadar büyük ve yeşil bir parktan yürüyerek gidiyordu Agustin
okula. Yoldan geçerken gördüğü bir sincaba kalan kurabiyesinden verdi. Okula
gitti kantinde öğretmeni ile muhabbete başladı. Bu ülkede hocalar nutuk
atmıyordu. Öğrencileriyle onların arkadaşıymış gibi sohbet ediyordu çünkü
sosyal hiyerarşi gelişmiş toplumlarda pek de hissedilen bir olgu değildi.
İnsanın özüne önem veriyorlardı. Neyse Agustin ana dilinde olmayan derslere
giriyordu çünkü okuduğu okul çift dilliydi. Hem de devlet okuluydu. Dersten
çıktı eve gitti. Tam da siesta zamanı olduğu için(evet hikaye İspanya’da
geçiyorJ ) dinlendi ve akşam olunca kent meydanına gitti. Günlerden
perşembeydi. Bir sonraki gün üniversite öğrencileri memleketlerine gidecekleri
için her perşembe burada toplanıp hoşça vakit geçiriyorlardı. Hiç kavga
çıkmıyordu. İnsanlar huzur içinde evlerine gidiyorlardı. Agustin eve gittiği
gibi uyudu. Yine çok güzel bir gün geçirmişti.
Mehmet olsa bu duruma çok şaşırırdı.
Ben de Mehmet gibi şaşırmıştım ilk erasmus için İspanya’ya
gittiğimde. Hatta uzun süre huzurlu olmaya devam edince rahatsız bile olmuştum,
kesin bir şeyler kötüye gidecek diye. Gitmedi ve ben hayatımın en güzel 5 ayını
orada geçirdim.
Şimdi size bir şey sormak istiyorum. Sizce Mehmet ve Agustin’in
hayat kalitesi aynı mı? Peki, daha iyi bir ülkenin temellerini Agustinler mi
atabilir yoksa Mehmetler mi? Peki, Mehmet yaşadığından daha iyi bir hayatı hak
etmiyor mu? Agustin, Mehmet'in gereksiz yere kaybettiği zamanda ne yapabilir? Gider old town da kahve içer, kütüphaneye gider kitap okur, yazar, eğlenir, üretir, aşık olur, muhabbet eder vs.vs bir ton güzel iş yapar Mehmet arsayı konuşurken bile olur bütün bunlar.
Avrupa’ya her gittiğimde zihnim açılmış ve daha umutlu ve üretken
bir insan olarak dönüyorum ülkeye. Fakat bu durum maalesef en fazla bir ay
kadar devam ediyor. 2 senedir yaşadıklarımızı düşünelim; başarısız olmuş bir
darbe girişimi, patlayan bombalar, Suriye’de verdiğimiz mücadele, pkk, terör
vs.vs. Bunlar ve bu vs. vs.lerin bizden götürdüğüyle ilgili yapabileceğimiz çok
şey olmadığı konusunda hem fikiriz diye düşünüyorum çünkü etki alanımız belli.
Etkimizin ulaşamadığı alanlar için kaygılanmaya harcadığımız
enerjiden başlayarak attığımız her adımda harcadığımız enerjiyi organize etmek
bu blog yazısının konusunu oluşturuyor değerli okurum. Hükmettiğimiz alanı
tertip etmek bizim elimizde. Hayatımızdaki enerji alanlarını üç ana başlık
altında toplayalım.
1.Eylemler
2.Söylemler
3.İnsanlar
Eylemler
-İyi olma halinden en başta sen sorumlusun. Seni iyi hissettiren
neyse onu yapabileceğin bir zaman ayır
kendine. Kendine zaman ayır. Kimse senin ihtiyaçlarını senden daha iyi bilemez.
-Bedenine iyi bak. Sağlıklı gıda tüket ve mümkünse hareket et.
-Üşenme. Hiçbir şeyi yarım bırakma. Nokta konmayan her cümle
enerjinden yer.
-Yalancı medyanın haberlerini hayatının merkezine koyma. Yapmaları
için tonlarca vergi ödediğin adamlar üstlerine düşeni yapsın. Dedim ya etkinin
olmadığı halde kaygılandığın her şey enerjinden yer. Yemesin..
Söylemler
Hareketlerimizde olduğu gibi ağzımızdan çıkan sözler de bizim
kontrolümüzde.
-Az, öz ve olumlu konuş. Ağzını hayra aç.
-Umutsuz konuşmalardan kaçın.
-Dedikodu yapma.
Şurada Judith’in konuşması var. Onu izlemen de yeterli olacaktır. Hatta izle. Çok güzel bir konuşma.
İnsanlar
Bu blog yazısının çıkış noktasıydı insanlar. Evet, insanlar…
Hayatımızda kimin olacağına ya da olmayacağına yine biz karar
veriyoruz. Ben bundan sonra, hayattan nasibini almayı reddeden, insanları tek
bir kisveye sığdırıp bu kisve yüzünden ondan nefret eden veya seven, sürekli
olumsuz konuşan, kurban psikolojisinden çıkmayıp hayatı kendine ve
etrafındakilere dar eden, başkaları uğruna kendi gerçekliğinde yürüyemeyen,
bildiğinden şüphe etmeyen, her insanın eşit olduğuna inanmayan, sevgide koşul
arayan, güzeli görmeyip çirkinin propagandasını yapıp kalbindeki kara deliğe
kendini ve etrafındakileri çeken, şuursuzca tüketen, dinlemeyen insanlara hak
ettikleri değeri ve enerjiyi verip, oradan kazandığım enerji ile de güzel
sözler konuşmaya, sevdiğim insanlara daha fazla zaman ayırmaya, daha fazla
seyahat etmeye daha fazla okumaya ve dinlemeye ve daha bir sürü güzel iş
yapmaya karar verdim. Artık siz de bu başlığın altına ne düştüğünü düşünüyorsanız onu yapın. :)
Sağlıcakla
Dip not: Bu yazıdaki niyetim size hayatınızı nasıl yaşamanız
gerektiğini söylemek değil. Yazının bazı kısımları didaktik olsa da niyet o
değil. Sadece enerjimizi boşa harcamanın hayatımızın akışını nasıl etkilediğini
gözler önüne sermek. İnşallah bunu okumak için ayırdığınız zamana ve enerjiye
değer bir yazı yazmışımdır.
Bu arada çok değerli öğrencim İrem'e buradan selamlarımı iletiyorum. :) Kendisi bloğumun takipçilerindendir.
Bu arada çok değerli öğrencim İrem'e buradan selamlarımı iletiyorum. :) Kendisi bloğumun takipçilerindendir.
Kalemine ve yüreğine sağlık.
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim çok değerli hocam.
Sil